> İkinci Dünya Savaşı Kısa Okuma

Leningrad Neden Ele Geçirilmedi ?

Alman orduları 1941 Haziranı’nda Sovyetler Birliği’ne girdiği sırada, Leningrad şehrini ele geçirmek Wehrmacht’ın başlıca hedeflerinden birisiydi. Üç ay sonra Alman birlikleri, büyük planlarını gerçekleştirmek için şehrin önüne vardılar.

Hitler, 18 Aralık 1941 tarihli ünlü “21 Numaralı Emir ”de Barbarossa Harekâtı’nın, yani Sovyetler Birliği’ne saldırı planının başlıca özelliklerini belirtmişti. Buna göre, Leningrad ve Kronstadt’ın işgali Moskova’ya ve en önemli Sovyet sanayi ve ikmal merkezlerine yapılacak saldırıların devamlılığı için ön koşuldu. Leningrad’ı ele geçirme görevi güneyde Pripyat Bataklığı’ndan, kuzeyde Baltık Denizi’ne kadar ilerlemesi gereken Kuzey Ordular Grubu’na verildi.

“21 Numaralı Emir” den 9 ay sonra, 1941 Eylülü’nün ilk günlerinde Kuzey Ordular Grubu’nun unsurları, Leningrad’ın kenar mahallelerine yaklaştılar. Bu sırada şehrin hızla işgal edilmesi olasılığı söz konusu olmaktan çıkmıştı. Bunun yerine Hitler, şehrin dış dünyayla bağlantısının tamamen kesilmesini ve kendi kendine teslim olmasının beklenmesini emretmişti. Bu, şehirde bulunan (400.000’i çocuk) üç milyon insanın ve şehri savunmakla görevli 500.000 Kızıl Ordu askerinin açlığa terk edilmesi demekti. Kuşatma 1944 yılının Ocak ayına kadar yaklaşık 900 gün sürecek ve bir milyona yakın sivilin canına mal olacaktı. 

Şehri hızlı bir şekilde ele geçirme emrinin değişikliğe uğraması Kuzey Ordular Grubu’nda şaşkınlık yaratsa da, saldırının asıl amacı hala aynıydı: “Yahudi-Bolşevik dünya düzeni”nin sorumlusu olan Sovyetler Birliği’ni ırkçı bir ideoloji vasıtasıyla dev boyutlarda soykırımlar uygulamak suretiyle yok etmek.

1941 yılının Eylül ayında ilk Alman birlikleri Leningrad’ın güneyine vardılar.

Wehrmacht’ın Sovyetler Birliği’ne giren üç ordu grubu arasında Kuzey Ordular Grubu en zayıf olandı. Sahip olduğu tek zırhlı ordu, Moskova’yı ele geçirmekle görevli olan Merkez Ordular Grubu’na göre çok daha az sayıda zırhlı araç bulunduruyordu. Ayrıca bölgenin bataklık ve ormanlarla dolu olan coğrafyası da hızlı hücum ve kuşatma manevralarına izin vermiyordu.

Generalfeldmarschall Wilhelm von Leeb’in komutasındaki Kuzey Ordular Grubu’nun askerleri doğuda bir kış savaşı sürdürmenin ne demek olduğunu acı bir şekilde tecrübe ettiler. İkmal sistemi çökmenin eşiğine gelmişti, birlikler 100 kilometreden fazla uzunlukta olan bir cephe hattını kontrol etmek gibi zor bir görevi yerine getirmekle görevlendirilmişlerdi.

Bu vaziyette, planlanan yıldırım savaşının sayılı haftalar içinde zafere ulaşmasının mümkün olmadığı Alman komutanlar tarafından da anlaşılmış, ilerleme yavaşlamıştı. Dahası, Kızıl Ordu’nun dehşet boyutlardaki kayıplarına rağmen, Wehrmacht’ı çok kayıp vereceği bir şehir savaşına sürükleyecek kadar asker ve cephanesi olduğu da malum olmuştu. Şehir ele geçirilse dahi, Kiev’in ele geçirilmesi örneğindeki gibi savaşın ilk aylarında Almanlarca elde edilen büyük başarıların aksine, bu korkutucu bir felakete dönüşebilirdi. Bu durumda yüz binlerce Sovyet savaş esirinin ve lojistik açıdan tamamen çökmüş büyük bir şehrin ihtiyaçlarını karşılamak görevi ortaya çıkmıştı.

Alman lojistik sistemi, cephede en gerekli olan ihtiyaçları bile karşılamak için yetersiz kalıyordu. III. Reich’ın gelecekteki besin deposu olarak belirlenen Ukrayna’nın ve işgal edilen doğu topraklarının tahıl kaynaklarını kullanmak yerine, Nazi rejimi bu soruna başka bir çözüm buldu: Sovyetler Birliği’nin ikinci büyük şehrini ve Bolşevik Devrimi’nin doğum yerini, onu açlığa mahkûm ederek yeryüzünden silmek. Bu amaçla Hitler, teslim olsa dahi şehrin içine girmeyi orduya yasakladı.

Almanların müttefiki olan Fin Ordusu’nun da 1939/1940 Kış Savaşı öncesi Sovyet-Fin sınırına ulaştıktan sonra ilerleyişini durdurmasıyla, Von Leeb şehre doğrudan bir saldırı için gerekli olan kuvveti bulamıyordu. Üstelik takviye edilmek yerine, kendisine zırhlı birliklerinin çoğunu Moskova’ya düzenlenecek taarruzda yer almaları için Merkez Ordular Grubu’nun emrine vermesi emredilmişti.

21 Eylül tarihli bir OKW (Alman Yüksek Komutanlığı) belgesinde, kuşatmanın olası sonuçları gözden geçiriliyor ve dağıtım sisteminde ilave güçlüklere yol açacak salgın hastalıklardan veya sığınmacı dalgalarından duyulan endişe belirtiliyor.

Fakat Yüksek Komutanlık her şeyden önce Wehrmacht’ın savaş ahlakını sorguluyor, askerlerin, gerektiği zaman şehirden kaçmaya çalışan kadın ve çocuklara ateş edip etmeyeceklerinden şüphe duyuluyordu. Bu yüzden Leningrad’ın top ve uçaklarla vurulması ve böylelikle savunmasız şehir halkının Rusya’nın içine sürülmesi emredildi. Plana göre kuşatma 1941/42 kışında “kendi kendine” bitmeliydi, ardından sağ kalanlar Rusya’nın içlerine veya esir kamplarına sürülecek ve şehir “patlayıcılarla yerle bir edilecek”ti.

On binlerce Leningradlı şehrin çevresine siperler kazmakla görevlendirilmişti.

Askeri tarihçi Rolf-Dieter Müller bu planla ilgili; “Daha sonradan da zaman zaman kendisine rastlanan bu düşünce kesin olarak gösteriyor ki, şehrin açlığa mahkûm edilmesi artık Leningrad’ı teslim olmaya zorlamak için uygulanan bir askeri strateji olmaktan çıkmış ve şehri nüfusuyla beraber yok etmeyi planlayan bir katliam planına dönüşmüştür. Komutanların ise bu konudaki tek endişesinin askerlerin savaş ahlakı olması, Nazi komutanlığının karakterine ışık tutar,” diyor. 

Alman kuşatmasını başarısızlığa uğratmak, şehri savunan askerlerin cesaret ve fedakârlıklarına dayandığı kadar, Stalin gibi bir liderin acımasız katılığına da dayanıyordu. Stalin, saha önce hakkındaki eleştiriler yüzünden Genelkurmay Başkanlığı görevinden azlettiği General Georgi Jukov’u şehri mümkün olan bütün yollarla savunması için Leningrad’a gönderdi.

Jukov, kendisine her türlü duygusallığı yasaklayan Stalin’i memnun edecek bir şekilde askerlerine “düşmana teslim olan herkesin ailelerinin ve esirlikten geri dönünce de kendilerinin kurşuna dizileceğini” açıkladı. Yarım milyona yakın sivil savunma mevzileri ve siperler hazırlamakla görevlendirildi. Aynı zamanda NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) şehirde düşman ajanı veya devrim karşıtı olarak görülen herkesin idam edildiği bir korku yönetimi oluşturdu.

“Casus Korkusu” öyle ileri gitmişti ki, yiyecek ve erzaklar daha kolay korunabilmeleri için dağıtılmak yerine merkezi olarak depolandı. Bu onları Alman bombardıman uçakları için kolay birer hedef haline getiriyordu. Sonuç açlıkla geçen bir kış oldu. Günlük yiyecek hakkı kişi başına 125 gram ekmeğe kadar düşmüştü, bu ekmeğin de büyük kısmını bıçkı tozu ve selüloz oluşturuyordu. Kedi, fare hatta ağaç kabuğu yeniliyordu, ne elektrik ne de yakacak odun bulunabiliyordu.

Kuşatmadan sağ kurtulan bir Leningradlı o günleri, “İnsanlar o kadar zayıf düşmüştü ki, ölüme karşı koymuyorlar ve uykuya dalar gibi ölüyorlardı. Ölenlerin yanındakiler ise bu ölümlere dikkat bile etmiyorlardı. Ölüm, insanların adımlarını dahi duyabilecekleri bir olguya dönmüştü,” diyerek anlatıyor.

Sokaklarında kimsenin gömmekle enerji kaybetmek istemediği cesetlerin üst üste yığıldığı şehre sadece Ladoga Gölü üzerinden ufak miktarda ikmal malzemesi girebiliyordu.

Hitler’in “imha savaşı” ideolojisi, şehri kuşatan Alman 18. Ordusu askerlerini askeri bir görevi yerine getirmek yerine cani bir katliamın suç ortakları haline getirmişti.

 

Bültenimize abone olun

Facebook

Daima izindeyiz...